sporcu-arastirmasi-dedektif-tamamlayici-scouting

Sporcu Araştırması (Tamamlayıcı Scouting)

‘’ Ben, sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda iyi ahlaklısını severim.’’

                                              Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

PROFESYONEL SPORCU İZLEMELERİ, NEDENLERİ VE SONUÇLARI 

Dat Özel Dedektiflik olarak 15 yıldır yurt içi ve yurt dışında Özel Dedektiflik Faaliyetleri göstermekteyiz. Yaptığımız gözlemler sonucunda Dünya genelinde artan spor tutkusunun yarattığı Pazar yıllık 180 milyar dolara ulaşırken bu rakamın 130 ülkenin milli gelirinden yüksek olması dikkat çekiyor. 
Profesyonel sporcu takibi konusu literatürümüze scouting terimi olarak girmiştir. İngilizce kökenli olan bu kelime izlemek, takip etmek anlamına gelmekle birlikte daha geniş tanımda ‘keşfe çıkmak’, ’yetenek avcılığı’ anlamlarında kullanılır. Profesyonel futbol hayatındaki tanımı ise ‘’futbolcu izleme ve keşfetmedir.’’
Futbolda scouting nedir, neden kulüpler için bu kadar önemlidir?

sporcu dedektifliği
Scouting, oyuncu özelinde başlayıp tecrübe ve yetenekle, adım adım daha büyük resmi görebilmeyi sağlayacak bir süreç, günümüz futbolunun mutfağı ve hatta can damarıdır, futbolun nerdeyse ilmidir. Bunun yanı sıra scouting, anlık performans, potansiyel yetenek ve maksimum maddi getirileri ölçmek adına fayda, fırsat ve fiyat üçgeninde spor kulüplerinde yarar sağlanabilecek önemli bir departmandır. Dünya futboluna adını altın harflerle yazdırmış çok sayıda büyük kulüp, scouting ekiplerini uzun zamandır bünyelerinde barındırıyorlar. Sadece ekonomik olarak değil futbolun geleceği için de çocukların, gençlerin idolleri olacak, düşlerine girecek futbolculara en doğru ulaşma noktası scoutingdir. Sözgelimi son cümleye bir örnek vermek gerekirse yıldız futbolcular futbol tutkunu gençler üzerinde o kadar büyük bir etkiye sahiptirler ki 1990 ve 1994 Dünya Kupalarının o unutulmaz İtalyan yıldızı, ‘’İlahi at kuyruğu’’ lakaplı Roberto Baggio bir televizyon programında Budist olduğunu açıkladıktan sonra bir başka programa telefonla bağlanan bir kadın seyirci yine o esnada konuk olan R.Baggio’ya yönelik olarak ‘’Beni inanmış bir hristiyanım ve iki oğlumu da inanmış hristiyanlar olarak yetiştirdim. Ancak sizi o derece taparcasına seviyorlar ki siz Budist olduğunuzu açıkladıktan sonra ikisi de Budist olmaya karar verdiler. Şu anda evde yoklar. Lütfen, size yalvarıyorum bunun bir şaka olduğunu, Budist değil hristiyan olduğunuzu söyleyin efendim.’’  diyerek serzenişte bulunmuştu. Aynı şekilde bugün Arjantin’de ‘’Maradona’ya tapanlar tarikatı’’ bulunmakta. Bu tarikat Maradona’yı gerçek Mesih/Tanrı’nın oğlu olarak görüyor ve miladı Maradona’nın doğum yılı olan 1960 olarak belirlemiş bulunuyor!

sporcu dedektifli araştırası
Dünyanın her yerinde futbolun kuralları aynıdır. Futbolun evrenselliği sayesinde bir futbolcudan kulüplerin neler beklediği de mevkilere göre benzerdir. Kulüpler ihtiyacı olan pozisyona istediği özelliklerdeki futbolcuları bulmak için her zaman bir arayış içerisinde ve en doğru oyuncuya ulaşmanın da tek çaresini de scouting olarak görüyorlar. İz sürmek, takip etmek, eskilerin tanımıyla futbolcuyu koklamak, herkesin gördüğünden farklı bir şey görüp futbolcunun gelişme açık olup olmadığını, saha içindeki hareketlerinin ve duygularının hangi anlama geldiğini anlamak gerekiyor ve bu işi başarılı bir şekilde icra eden kişiye ise scout deniyor.
    Türkiye’deki kulüplerin en önemli eksiği olan scouting operasyonları dünyada o kadar önemli bir yer almış durumdaki örneğin Portekiz kulüplerinin scouting operasyonlarıyla bulduğu ve parlatıp sattığı oyuncular ülke ekonomisinde gelir kaynağının önemli bir yüzdesini kapsıyor. Örneğin Portekiz’in en büyük kulübü Porto büyük kulüp olmasının yanı sıra daha büyük kulüplerin adeta bir altyapısı haline gelmiştir. Bu kulüp her yıl kasasına nerdeyse 100 Milyon Euro transfer getirisi koyuyor. Nitekim Porto’nun bu transfer ve altyapı stratejisindeki başarısı NTV Futbol yorumcusu ve eski milli futbolcu Sayın Rıdvan Dilmen tarafından şu şekilde dile getirilmektedir: ‘’Her kulübün bir scout ekibi var değil mi? Transferlere bakıyoruz Van Persie, Nani, Podolski, Mario Gomez, Samuel Eto’o vs. vs.. herkesin tanıdığı isimler. 20 yaşındaki oyuncuyu bul Brezilya’dan, Arjantin’den, Van’dan, Erciyes’den… Modelimizi değiştirmemiz lazım. Biz artık modelimizi Katar’a, Dubai’ye çevirdik. Bu çok tehlikeli bir gidişat. Gerçekten çok tehlikeli. Bizim derhal Porto ve Shakhtar modeline dönmemiz lazım.’’

sporcu araştırması tamamlayıcı scouting

    Sayın Dilmen’in burada vurguladığı Katar ve Dubai modeli transferler için harcanan astronomik ücretler ve peşi sıra gelen bozuk mali ve finansal yapılardır ki bugün pek çok spor kulübümüz Uefa’nın mali finansal kriterleri gereği finansal fair-play cezalarına maruz kalmakta ve konulan transfer kotası/yasaklarından ötürü Türk spor seyircilerinin beklediği yıldız oyuncu transferlerini gerçekleştirememenin yanı sıra kupalardan men cezası dahi alabilmektedirler. Nitekim bu konuya değinen bir başka isim de yine eski bir milli futbolcu ve tecrübeli teknik adam Sayın Ertuğrul Sağlam olmuştur. Spor ve ekonomi dünyasından önemli isimlerin bir araya geldiği ve Fanatik Gazetesi’nin düzenlediği 2017 Spor ve Ekonomi Zirvesi’nde Doğan Haber Ajansı’na (DHA) özel açıklamalarda bulunan Sağlam, ‘’Sporun toplum üzerindeki etkisini göz ardı etmemek lazım. Bu gücün etkisiyle şirketler, spor kanalıyla kendi müşterisine, ilgilisine ulaşmaya çalışıyor. Her geçen gün spor ekonomisinin arttığını görüyoruz. Bu güzel bir şey. Bu artarken de bunu yönetmek de uzmanlık gerektiriyor. Ama kulüplerin ekonomisine baktığımız zaman da bu ekonominin iyi yönetilemediğini görüyoruz. İnşallah futbol ekonomisi yükselirken, bu ekonomiyi yönetecek insan kalitesi artar.’’  şeklinde konuştu. Transfer döneminde Avrupa kulüplerinin çok yüksek paralar harcamasına değinen Sağlam, ‘’100’ler, 200’ler astronomik rakamlar. Bunlar farklı beklentiler içerisinde yapılan transferler, futbolla alakası yok. Arz-talep dengesi bu. Bu rakamların bu kadar yükselmesini doğru bulmuyorum.’’ ifadelerini kullandı. 

sporcu dedektifi

    Peki bu finansal fair-play çerçevesinde kulüplerimize konulan transfer yasağı/kotası kulüpleri başka alternatiflere itebilir mi? İşin daha doğrusu daha düşük maliyetle yetenekli oyuncu transferleri ve altyapı hizmetlerine kaynak aktarılarak krizler fırsata dönüştürülebilir mi? Gelgelelim ülkemizde kulüp başkanları son dönemlerde hiç olmadığı kadar scout kelimesini zikretmeye başladılar. Avrupa’nın çok gerisinde olsak da birkaç yıldır kulüplerin bu konuda adımlar attığını görüyoruz. Ancak ekip seçimi, organizasyon şeması ve sistemin işlerliği hususunda problemler olduğu için henüz beklenen verimlilik sağlanabilmiş değil. Bunun yanı sıra futbol kamuoyunda da scouting algısı büyük yanlışlar içeriyor. Scouting işinin sadece genç ve bilinmeyen oyuncu bulmak olduğu görüşü bu yanlışların başında geliyor. Dolayısıyla yaşı ilerlemiş oyuncu transferinin de scouting ile alakası olmadığı düşünülüyor. Kariyeri iyi olan ve isim olarak zaten bilinen oyuncuyu scout etmenin yani izleyip raporlamanın gereksiz olduğu da fazlasıyla yapılan yanlışlardan bir diğeri. 

sporcu dedektifliği
    Scout ve scouting kelimelerinin sözlük anlamları ‘izci, avcı, keşif yapma, keşfe çıkma’ gibi kelimelere karşılık geldiği için, yukarıda belirttiğim hatalara düşülüyor olabilir fakat bunları doğrudan terim anlamıyla almak yerine uluslar arası futbol terminolojisindeki karşılığını dikkate almak gerekir. Buradan hareketle ortaya çıkan en kapsayıcı ve doğru terimin izleyici antrenör-izleyici antrenörlük olduğunu söyleyelim. İzleyici antrenörlük de kendi içinde birkaç gruba ayrılır. Bunlar; A takım scoutingi yani ana takıma yapılacak transferlerin ve ya mevcut kadrodaki futbolcuların takip/tarassutu, Akademi-alt yapı scoutingi, opposition scouting denilen rakip takım izleyiciliği ( futbol dışından bir örnek vermek gerekirse Burger King/McDonalds rekabeti buna güzel bir örnek teşkil edebilir ) ve hatta antrenör scoutingi. ( Christoph Daum’un kokain bağımlılığı ve ya Eskrim ve Okçuluk milli takımlarında yaşanan antrenörlerin sporcuları taciz etme vakaları vs..)
    Keşif tabiri daha ziyade Akademi-Alt yapı scoutingi içerisinde kullanılmalıdır. Burada yapılan şey, kulüplerin alt yaş gruplarına potansiyel bulmaktır. Bu da kısaca futbolcu adayının mevcut değerini doğru yorumlamak, erişebileceği potansiyeli tahmin etmek ve buna bağlı olarak oyuncunun teknik, fiziksel ve zihinsel olarak geliştirilebileceği ihtimalini kestirebilmek suretiyle seçim yapmak demektir. Kritik olan ise şudur: alt yaş grupları için bir seçme organizasyonunu düşünelim. Seçime tabi tutulan 50 çocuğun arasındaki en yetenekli 10 çocuğu futbola az biraz ilgili herkes fark edebilir. Keza en yeteneksiz 10 çocuğu da öyle. Ama arada kalan 30 çocuk arasından geliştirilebilir potansiyeli fark edebilmek bu işin püf noktası ve scoutu farklı kılan becerisidir.

tamamlayıcı scouting
    A takım scoutingi, oynatılan ve oynatılması düşünülen oyun içerisinde stratejik açıdan ihtiyaç duyulan tipe ‘’en uygun’’ oyuncuyu tarayıp tespit etmektir. En mühim husus saha içiyle doğrudan ilgili olan oyuncunun temel profilidir. Bu da oyuncunun teknik özellikleri, fiziksel özellikleri ve zihinsel ( oyun algısı ve kişilik ) özelliklerinin ihtiyacı karşılayıp karşılayamayacağının irdelenmesinden geçer. Birincil vazifesi olmasa da piyasa takibi dolayısıyla maliyet analizi de yapılmalıdır. Kulübün mali şartlarını göz önünde bulundurup ona göre izleme ve raporlama yapılmalıdır. Yani piyasa değeri 20 milyon euro olan oyuncu, toplamda 5 milyon euro transfer bütçesi bulunup 5 tane de transfer ihtiyacı olan kulübe önerilmemelidir. Hem teknik açıdan hem de mali açıdan doğru ismi bulabilmek için scoutun bünyesinde birtakım yetenekleri barındırması ve çalıştığı kulübün scouting mekanizmasının doğru işlemesi elzemdir. Peki gerekli yetenek ve doğru organizasyon şeması nasıl olabilir?
    Oyuncu gözü: Scoutun oyuncuyu değerlendirme kriterleri olabildiğince fazla ve kapsamlı olmalıdır. Bu iş ‘’oyuncu sağ kanatta oynuyor. Hızlı ve teknik bir oyuncu… vs.. vs.. ‘’ şeklinde kısa, basit nitelemelerle açıklanacak kadar kolay bir iş değil. Temel vasıfların yanı sıra detay değerlendirme yapabilmelidir. Futbol branşına özgü niteliklerle beraber genel sporcu karakteristiğine hakim olmalıdır. Bu fiziksel ve zihinsel değerlendirmenin daha sağlıklı olması için gereklidir. Bunların dışında mevkiye özel nitelikleri iyi yorumlamak ana husustur. Bu nedenle futbolda dönemin dinamikleri, değişen ve gelişen stratejiler içerisinde farklılık arz eden oyuncu rolleri hakkında bilgi sahibi olunmalıdır. Scout sosyal zeka, algılama kapasitesi, odaklanma, 
hayal gücü ve yazılı/sözlü ifade yeteneği konularında etkili olmalı, kendini bu konularda geliştirmelidir. Teknik anlamda ne kadar donanımlı olursa olsun oyuncuyu en kısa sürede, en doğru biçimde analiz edebilmek ve yaptığı analizi en doğru şekilde raporlayabilmek/aktarabilmek için bu hususlara ihtiyaç duyar. Bilimsel ve teknolojik gelişimlere adapte olabilmeli, bunları en doğru şekilde kullanabilmelidir. Oyuncu datası oluşturabilmek ve bunları kategorize edebilmek için modern programları kullanabilmek kesinlikle büyük avantaj sağlayacaktır. Günümüzde oyuncu analizi için istatistikler çok önemli bir dayanak oluşturuyor. Bir scout raporunu mutlaka doğru yorumlanmış istatistiklerle desteklemelidir.

sporcu araştırması
    Oyun gözü: ‘Oyuncu gözü’ ile alakalı vasıfların yanı sıra bütünün bir diğer parçası olan ‘’oyun’’ var. İşte yukarda koyu puntolu bir şekilde yazılan ve bu çalışmanın key words yani anahtar kelime/tümcelerini oluşturanlardan biri olan adım adım daha büyük resmi görebilmeyi sağlayacak süreç burada başlıyor. Oyuncuyu doğru yorumlamak oyun bilgisine haiz olmakla direkt ilgilidir. Başlangıçta bu işin uluslar arası terminolojideki karşılığının ‘’izleyici antrenörlük’’ olduğu yukarıda belirtilmişti. Evet bu bir antrenörlüktür ve dolayısıyla benzer donanıma sahip olmayı gerektirir. Dizilişler, formasyonlar, stratejiler, taktik varyasyonlar hakkında bilginiz ve fikriniz yoksa; oyunu algılayamıyor, saha içinde nelerin döndüğünü fark edemiyorsanız teknik direktörünü tanımıyor veya bunlarla ilgili araştırma yapmıyorsanız oyuncuyu doğru değerlendirme ihtiyacınız çok düşüktür.
    Oyunla ilgili hususlara hakim olmanın bir diğer sebebi ise çalışılan takımın oyununa uygun oyuncuyu tespit edebilmektir. Bu nedenle bir scout, çalıştığı takımın saha içi organizasyonuna o takımın analisti kadar hakim olmalıdır. Bu sayede takip ettiği oyuncunun, önereceği takımın oyun yapısı içerisinde neleri yapıp neleri yapamayacağı hakkında öngörüde bulunabilecektir. 

sporcu takibi
    Scout’un scoutingi  : İfade etmeye çalıştığımız üzere scout seçimi için göz önünde bulundurulması gereken birçok beceri var. Yani düşünüldüğü kadar basite indirgenecek bir meslek değil scouting. Dolayısıyla seçim yaparken doğru kişiler tercih edilmelidir. Bir nevi scout seçimi yaparken de scouting yapmak ve doğru ismi bulmak gerekir. Ülkemizde scouting yapılanmaları içerisinde en eksik taraflardan birisi de bu diyebiliriz. Bu işle haşır neşir olan yani futbolu seven, bilen, analitik düşünce yapısına haiz, analizci olan ve ideali bu mesleği icra etmek olan bireylerin gelişimlerine fazlaca önem vermeleri gerekmektedir. Bu işin mahareti bilmem kaç saatlik sertifikasyon programına katılmak değildir. Futbolun hemen hemen her alanında olduğu gibi (antrenörlük, tv yorumculuğu, köşe yazarlığı vs..)  sadece eski futbolcu olmak da hiç değildir. Bu iş bambaşka bir beceri ister.

    Nasıl scout olunur?
    Gözlemciliğin başlangıç noktası çokça maç izlemektir. Bir scout adayı, günlük hayatta dahi gözüne çarpan oyuncuları bir yere not edip, maçlarını takip etmelidir. Maçları takip ederken tek bir oyuncuya odaklanmayıp, gözüne çarpan başka oyuncular varsa onları da not almalıdır. Ekrandan izlemenin yanı sıra, scout adayının stadyumlardan da bol bol maç takip yapması gerekir. Sadece kendi yaşadığı şehirde değil sık sık seyahate çıkarak farklı şehirlerin, farklı stadlarına da gitmeli, çok fazla kulübün takipçisi olmalıdır. Profesyonel maçları izlemesi şart değildir, hatta Amatör küme ve alt yaş gruplarının maçları genç yeteneklerin keşfi için çok daha uygun olacaktır. Bir scout adayı futbolla ilgili terimleri çok iyi öğrenmeli ve içselleştirmelidir. ‘’Yetenek nedir?’’, ‘’Futbol nedir?’’, ‘’Güç nedir?’’, ‘’Hız nedir?’’, ‘’Kuvvet nedir?’’, ‘’Kas hafızası nedir?’’ gibi soruların cevapları için nereye bakacağını çok iyi bilmelidir. Bunları kendi içinde netleştirmesi ve bu konularda çok okuması gerekir. Ayrıntılar büyük önem taşıdığından, scout tarafından verilen emeğin ne kadar değerli olduğunu birçok insan anlamayabilir. Futbol gibi herkesin hakkında fikir sahibi olduğu bir konuda profesyonel bir değerlendirme yapabilmek için öncelikle yeterli altyapıya sahip olduğunuzdan emin olmalısınız.

Scouting operasyonlarında bir scoutun futbolcu üzerinde gözlemlediği en önemli 3 özellik şunlardır:
1.Fiziksel Özellikler: İzlenilen futbolcunun fiziğinin gelişime açık olup olmaması en önemli durumlardan biridir. Dünya futbolunun gelmiş geçmiş en büyük yeteneklerinden biri olan Lionel Messi çocukluğında Barcelona’nın sağladığı ilaçlar sayesinde fiziksel yetkinliğe ulaştı ve bugünlere geldi. Eğer bugün bünyesinde 300’den fazla scout çalıştıran ve dünyanın her kıtasına futbol okulları açmış bulunan Barcelona Messi’nin bu yetkinliğe geleceğini öngörmeseydi belki de dünya futbol tarihine böyle bir yıldız kazandırılamayacaktı. Futbolcuyu kazanmak için yapılan her türlü öngörü profesyonel kariyerlerini olumlu etkileyebilir. Bu yüzden scoutların gözlemlediği en önemli noktalardan biri futbolcuların fiziksel özelliklerini gözetmektir.
    2.Taktiksel Özellikler: İzlenilen futbolcunun topa ayağının neresiyle dokunduğuna kadar dikkat edilmesi ve futbolcunun mevkisine uygun yeteneklere sahip olup olmadığının takibi en önemli durumlardan biridir. Bir futbolcuyu binlerce kişi izleyerek olumsuz yorumlarda bulunmuş olabilir ancak  gerçek bir gözlemci futbolcunun doğru yaptığı şeylerin farkındaysa ona olumlu bir rapor verebilir. Kulüpler için scouting operasyonlarındaki en önemli durum futbolcunun ne olduğu değil ilerde ne olabileceğidir. Bu yüzden pozisyon bilgisi ve teknik kabiliyetleri scoutların gözlemlediği en önemli noktalardandır.
    3.Mental Özellikler: İşte bu kısım bizim yani DAT Dedektiflik ailesinin ısrarla üstünde, ayrıntılı bir biçimde duracağı bölüm olacaktır. Bu bölüm psikolojik analiz kısmıdır. Yukarda vurgulana anahtar kelimelerden, izlenilen futbolcunun saha içinde yaptığı hareketlerin ve hissettiği duyguların açıklamasının yapılması en önemli durumlardan biridir. Saha içerisinde topsuz alanda bile maçı ne kadar kazanmak istediğini hissettirebilen futbolcular her zaman kazanan futbolculardır. Tabii burada hırsına yenik düşmeyerek saha içindeki rakip futbolcuyu sakatlamaya, tahrik edip oyundan ihracına yönelik hareketlere ve ya kendisini oyundan attıracak fevri hareketlere yönelmeyen yani öfke kontrolünü, stres kontrolünü, zaman kontrolünü en doğru şekilde yapabilen, tribün baskısından pozitif olarak etkilenip negatif olarak etkilenmeyecek, çabuk demoralize olup yapmak istediklerini sahaya yansıtamayacak durumda olmayacak, ne idmanlarda ne de saha içinde laubaliliğe yer vermeyen, iş ciddiyetini esip gürlemek olarak addetmeyip yani yüzünde değil prensiplerinde taşıyan, işini güler yüzlü ve ciddi ( Rahmetli Kemal Sunal gibi ) bir şekilde yerine getiren coşkulu, yüksek motivasyonlu, özverili, kararlı futbolcu/insan en doğru futbolcu/insandır. 
Mesela yukarda bahsi geçen ve koyu puntolarla vurgulanan bu saha içi hareketlerin psikolojik çözümlenmesi konusuna birkaç örnek vermek gerekirse 9 Temmuz 2006 tarihinde Almanya Berlin Olimpiyat Stadı’nda İtalya ve Fransa arasında oynanan ve İtalya’nın penaltılar neticesinde 5-3’lük skorla mutlu sona ulaştığı ve futbol efsanesi Zinedine Zidane’ın son maçı olarak hafızalara kazındığı 2006 Dünya Kupası finalinde İtalyan futbolcular maça inanılmaz bir hırs ve motivasyonla çıkmıştı. Eee Dünya Kupası finaline çıkıyorlar ve İtalya 1982 yılından bu yana, yani 24 yıldır kupayı kazanamıyordu, bu hırstan doğal ne olabilir ki, ne var ki bunda diyeceksiniz değil mi ? Evet öyle ancak sadece öyle değil. Unutulmaması gereken konu o yılın sezonun sonunda İtalya’da büyük bir şike skandalı ortaya çıkmış bugün Cristiano Ronaldo’yu bünyesinde barındıran Juventus başta olmak üzere pek çok kulüp küme düşürülmüş pek çoğuna da sezon başında puan silme cezası verilmişti. İtalya adeta alnına sürülen bu kara lekeyi silmek için dünya kupasını müzesine götürmek zorundaydı ve İtalyanların ekstradan motivasyon kaynağı bu olmuştu. Aynı maçta İtalyan bek oyuncusu Marco Materazzi maça o denli hırslı başlamıştı ki maçın henüz 6.dakikasında Fransızlara bir de penaltı hediye etmişti. Aslında pozisyon penaltı değildi, Materazzi rakibine dokunmamıştı bile ama hırsı o denli güçlüydü ki maçın hakemi Materazzi’yi adeta gözüne kestirircesine penaltıyı vermek zorunda kaldı ve hata yaptı. Ve aynı Materazzi Fransa adına penaltı golünü de kaydeden Zidane’ı maç boyunca sürekli tahrik ederek kendisinin oyundan atılmasına sebep oldu. Zidane Materazzi’ye kafa atmış ve futbol kuralları gereği oyundan atılmıştı. Acaba Materazzi İtalya’nın dünya kupasına uzanmasının tek yolunun, o gün için son maçı olan ve futbola dünya kupasıyla veda etmek isteyen ve doğal olarak kendileri kadar ekstra motivasyonlu oynayan büyük deha Zidane’ı oyundan attırmak olduğuna mı kanaat getirmişti? Ve Materazzi’nin bu hareketi etik mi? 
Sözgelimi 2006 yazını takip eden bir sonraki sezon yani 2006-07 sezonunda 22.11.2006 tarihinde oynanan Bordeaux-Galatasaray Uefa Şampiyonlar Ligi maçında o zaman için genç yetenek olan ve o dönem Galatasaray forması giyen Arda Turan maç sırasında aynı Zidane’ın Materazzi’ye attığı şekilde, hem de tam aynı şekliyle gereksiz bir biçimde rakibine kafa atmış ve oyundan atılarak Galatasaray’ın sahadan 3-1 mağlup ayrılmasına sebep olmuş ve belki de bu netice o yıl için Galatasaray’ı şampiyonlar liginde başarısızlığa iten sonuç olmuştu. Çünkü o yıl Galatasaray o sezon Şampiyonlar Ligi’nde  final oynayan Liverpool ile aynı grupta yer almış ve rakibini İstanbul Atatürk Olimpiyat Stadı’nda 3-2 mağlup etmiş, İngiltere’de ki maçta ise rakibine kök söktürmüştü. Sayın Arda Turan burada Zidane’ın futbolculuğuyla birlikte hareketlerine özenmiş olacak ki hemen bir önceki yaz ayında yaşanan olayı taklit etmiş ve tüm kariyerine etki edebilecek şekilde büyük bir hata yapmıştı ancak maç sonrasında gerek kulübünden gerekse kamuoyundan samimi bir şekilde özür dileyerek aynı/benzer hareketleri tekrarlamamış ve her geçen gün futboluna artı değer koyarak kariyerinde büyük bir sıçrayış yaşamıştı. Belki de yaptığı bu hata onu tetiklemişti.
Buna benzer bir örnek daha vermek gerekirse Türkiye ve İsviçre arasında 16.11.2005 tarihinde Fenerbahçe Ülker Stadyumu Şükrü Saraçoğlu Spor Kompleksi’nde oynanan ve A Millilerimizin 4-2 ‘lik galibiyetiyle sonuçlanan 2006 Dünya Kupası play-off elemesi ikinci maçında A Milli Takım futbolcusu Alpay Özalan, Marco Materazzi’ye benzer bir hırsla sahaya çıkmış ve daha maçın 1.dakikasında milli takımımızın aleyhine bir penaltıya sebebiyet vermişti. Yine bu çözümlemeden elde edilecek veriye gelirsek Alpay’ın ekstra motive kaynağı Dünya Kupası’na katılabilme umudunun yanında bir önceki maçta yaşanan saha içi ve dışı olaylardı. Hatırlatmak gerekirse 12.11.2005 tarihinde İsviçre’nin başkenti Bern’de oynanan ve İsviçre’nin 2-0’lık galibiyetiyle sonuçlanan ilk maçta A Milli takımımızın lehine %100 bir penaltı verilmemiş ve maç sonunda İsviçreli forvet Vogel ve o günkü teknik direktörümüz Sayın Fatih Terim arasında çok sert diyaloglar geçmişti. Ayrıca FIFA’nın o günkü başkanı ve adı daha sonra yolsuzluğa karışan Joseph Sepp Blatter’in İsviçreli oluşu maçta şike var mı sorusunu akıllara getirmişti. Adı yolsuzluğa karışan Blatter’in maçtan sonra yaptığı birbirinden ilginç açıklamalar da bu şüpheleri destekler, güçlendirir nitelikteydi. İşte Özalan’ı sahaya ekstradan hırsla süren etmenler bunlardı ancak heyecanını bastıramayarak yaptırdığı penaltı neticesinde skor üstünlüğünü elde edemeyen millilerimiz kupaya katılma şansını elde edememişti. Hatırlarsanız hırçınlığı çok ses getiren aynı Alpay, 11.10.2003 tarihinde İngiltere ile yine Kadıköy Şükrü Saraçoğlu stadında oynanan Euro 2004 grup son maçında, ilk yarının son saniyelerinde ülkesi adına penaltı atışından yararlanamayan bir diğer efsane isim David Beckham’ı penaltıyı kaçırır kaçırmaz o sinirle oyundan attırmak için Materazzi’nin şartlanmasına benzer şekilde tahrik etmişti. Geçen sezon oynanan ve 2-2’lik beraberlikle sonuçlanan Beşiktaş-Fenerbahçe Ziraat Türkiye Kupası yarı final ilk müsabakasında Fenerbahçeli futbolcu Alper Potuk maç esnasında sarı kart görmesine rağmen hırslıdan çok hırçın futboluna devam etmiş ve son derece gereksiz bir ikinci sarı kartla oyun dışına atılmıştı. Gerçi Fenerbahçe olaylı bir şekilde de olsa Beşiktaş’ı eleyerek finale kalma başarısı göstermişti ancak Alper Potuk yaptığı o hareketle o esnada çok iyi bir futbol sergileyen Fenerbahçe’yi olası bir deplasman galibiyetten etmişti ve pozisyon sonrası daha ikinci sarı kartı görmeden ‘’Ne yaptım ben Allah’ım?’’ dercesine başını iki ellerinin arasına götürmüştü. Alper’i bu hırsa teşvik eden son iki sezonu şampiyon tamamlayan Beşiktaş’la deplasmanda oynamalarından ya da kupa kazanma hırsından çok o maçtan henüz 3-4 gün önce lig maçında aynı rakibe aynı stadda yenilmeleriydi. Aynı maçta yine profesyonellik dışı hareketlerine devam ederek maçın hakeminden haklı bir kırmızı kart gören o dönemin Fenerbahçe kaptanı ve kalecisi Volkan Demirel bu yazının kaleme alındığı günlerde Aatif Chahechouhe ve Nabil Dirar ile birlikte süresiz kadro dışı bırakılmış bulunuyor.


Futbol sahalarının dışından bir örnek vermek gerekirse Muhammed Ali Clay’den sonra gelmiş geçmiş en büyük boks efsanelerinden biri olan Mike Tyson daha önce Ağır Sıklet Boks şampiyonu ünvanını kaybettiği rakibi Evander Holyfield’la yaptığı ikinci maçta rakibinin kulağını ısırarak koparmış ve uzun yıllar ringlerden uzak kalarak eski efsanevi günlerine veda etmişti. Tyson’ın bu hareketi yapmasının sebebi Holyfield’ın Materazzi ve Alpay örneklerinde olduğu gibi rakibini oyundan düşürmek için başvurduğu etik dışı davranıştı: Holyfield her iki maçta da rakibine profesyonelce kafa atmıştı! İlk maçtaki mağlubiyetin sebebini yediği kafada arayan Tyson psikolojik olarak şartlanarak ikinci maça çıktı ve rakibi aynı hareketi yapınca kaşı açılıp oyundan düştükten sonra o talihsiz harekete başvurdu. Tyson burada haklıyken haksız yere düştü.
Tribünlerden gelen tahrikler konusuna da bir örnek vermek gerekirse Platini-Zidane arası dönemde Fransız futbolunun David Ginola ile beraber efsanevi iki isminden biri olan ve Cristiano Ronaldo, Luis Figo, David Beckham gibi isimler ile beraber dünya tarihinin en büyük sağ kanat oyuncularından biri olarak gösterilen Eric Cantona, Manchester United forması altında çıktığı bir maçta bir seyircinin yoğun tahriklerine kapılarak öfke kontrolünü sağlayamamış ve kendisine saldırıda bulunmuş bunun sonucunda uzunca bir süre yeşil sahalardan uzak kalmıştı. Aynı Cantona 1998 senesinde tertiplenen Yıldızlar Karması özel gösteri maçında o esnada aynı takımda yer aldığı dönemin Fenerbahçe futbolcusu Elvir Boliç’e hiçbir pozisyonda pas atmamış ve bunun sebebi aynı Elvir Boliç’in 30 Ekim 1996 tarihinde İngiltere’nin Manchester kentinin futbol mabedi Old Trafford’da oynanan Manchester United - Fenerbahçe Şampiyonlar Ligi maçında attığı gol sonrası Manchester’ın Avrupa kupalarındaki 40 yıllık yenilmeme serisine son verişinde aranmıştı. Benzer bir şekilde 12 Ağustos 2012 tarihinde Galatasaray ve Fenerbahçe arasında Erzurum’da oynanan TFF Süper Kupa finalinde Galatasaraylı futbolcu Engin Baytar maçın hakeminden kırmızı kart gördükten sonra hakemin yakasına yapışarak fiziki taarruzda bulundu ve futbol yaşantısı bitti! Engin’i bu yanlış harekete iten sebep kırmızı kartın haklılığı/haksızlığının yanında Fenerbahçe’nin o esnada attığı tartışmalı goldü. Gole olan itirazlar neticesinde Engin’in söylediği herhangi bir söz nedeniyle kırmızı kart gösterildi lakin Engin’in itirazı kırmızı karttan ziyade yenilen golden duyulan öfke idi. Nitekim aynı maçta Galatasaray da tartışmalı bir gol bulmuş ancak bunu adil, hakkaniyetli ve hızlı bir şekilde o esnada değerlendiremeyen Engin öfkesine yenik düşmüştü! Benzer bir biçimde 2011-2012 süper sezonu Play-Off Şampiyonluk grubunda oynanan Trabzonspor-Fenerbahçe maçında o dönemin Fenerbahçe futbolcusu Sayın Emre Belözoğlu’nun hayalarına Trabzonsporlu futbolcu Zokora tarafından kasti tekme atılmıştı ve pek tabii bu maç esnasında maç gereği herhangi bir sert müdahale ve ya hakeme/seyirciye/teknik direktöre vs. kızgınlıkla bir anlık öfke patlamasıyla atılmış bir tekme değildi. Zokora bir önceki maçta Emre beyin kendisine sarf ettiğini iddaa ettiği ‘’pis zenci’’ lafından ötürü psikolojik olarak güdümlü bir şekilde maça çıkmıştı! Ayrıca Trabzonspor’un 1995-96, 2003-04, 2004-05 ve çok tartışılan bir önceki sezon yani 2010-11 sezonlarındaki tartışmalı bazı maçlar ve doneler sonucunda, rakibine kıl payı kaptırdığı şampiyonlukların neticesinde oluşan, o dinmeyen öfkesi bu atılan kasti tekmeye sebep oluşturmuştu.

Olumlu/pozitif şartlanmalara da birkaç örnek vermek gerecektir. İngilizlerin en büyük futbol yeteneklerinden biri olan ve alkol/uyuşturucu illetinden yakasını bir türlü sıyıramayan ve ona rağmen İngilizlerce çok sevilen Paul Gascoigne, İtalya 1990 Dünya Kupası yarı final maçında Almanya karşısına büyük bir hırsla çıkmıştı. O maçta da Gascoigne’ı büyük bir hırsla motive eden şeyler arasında Dünya Kupası yarı final maçı sevinci ve gururunun ve/ve ya  finale çıkma umudu ve heyecanının yanında bambaşka bir şey daha vardı: Gascoigne 1966 ruhu taşıyordu! İngiliz futbol efsanesi Sir Bobby Charlton’la kendini özdeşleştirmiş ve eski Wembley stadında oynanan İngiltere’nin finalde hem de Almanya’yı yenerek tarihinde ilk ve tek olarak kupaya uzandığı, o hala top çizgiyi geçti mi geçmedi mi tartışması uzun yıllar dünya gündemini merak eden tarihi maçta oynayan Bobby Charlton’la kendini bir tutarak sahaya çıkmıştı. 24 sene sonra aynı rakiple oynamak Gascoigne için ekstra motivasyon kaynağı sağladı. O yıl kupaya uzanan Almanya’ya yarı finalde elenen İngiltere, 6 yıl sonra kendi ülkesinde düzenlenen Avrupa Futbol Şampiyonası’nda yine o turnuvada kupaya uzanan Almanya’ya yine aynı stadda yani Londra’nın tarihi Wembley Stadı’nda oynanan yarı final maçında bir kez daha elenmiş ve maç sonrası gözyaşlarına hakim olamayan isim de yine Paul Gascoigne olmuştu. Benzer bir örnek de Euro 2000 yarı finalinde, Hollanda-İtalya maçında yaşanmış, Hollandalı futbolcu Edgar Davids maça inanılmaz bir hırsla çıkmıştı. Aynı şekilde Davids’i ekstra motive eden kaynak kendi ülkelerinde düzenlenen kupaya ikinci kez ulaşabilme umudundan da ziyade kendini 1988 Avrupa Futbol Şampiyonu olan Hollanda kadrosundaki Gullit ve Marco Van Basten gibi futbol efsaneleriyle özdeşleştirmesiydi. 


Arda Turan’ın Zidane’a futbolculuğuyla özenmesi ve ya Burak Yılmaz’ın gol sonrası Ronaldo benzeri sevinç yaşaması, Gascoigne’in ve Davids’in duygusallıkları/pozitif miliyetçilikleri iyi örnekler, olumlu psikolojik güdümlenmeler arasında sayılabilir. Ancak Arda Turan’ın yaptığı o diğer hareket, Marco Materazzi’nin belki ırkçılık yani negatif milliyetçilik adına olmasa da dünya kupası finali dahi olsa yapmaması gereken o hareket, milliyetçiliğini sahaya doğru yansıtamayan Alpay örneği ve öfke kontrolünü sağlayamadıkları belli olan o diğer örnekler sporcular/genç yetenekler için olumsuz, negatif psikolojik koşullanmalardır ve kabul götüremez. İste burada bir scoutun hem etik, hem de şuur/bilinç altı okuma yeteneği ortaya çıkar. Scoutingin bambaşka beceriler istediğini, herkesin gördüğünden farklı bir şey görmek olduğunu belirtmedik mi ? Yukarıda yani son başlık olan mental özellikler kısmında verilen bu saha içi psikoloji çözümlemeleri ilk defa bu çalışmada özgün bir biçimde ortaya konmaktadır.
Futbolda bugün en önemli şey konsantrasyon ve o konsantrasyonu sağlayacak psikolojidir ve futbolculardan beklenen en önemli şey o psikolojiye sahip olacak argümanlardır. Kazanma ve takımın üzerindeki başarı baskısı, başarısızlık getirdiği zaman (günümüz Fenerbahçesi) bu başarısızlığın altından kalkabilecek, şapkayı önüne koyarak elini taşın altına kokmadan koyabilecek, kendi özeleştirisini samimi bir şekilde yaparak doğru olanı yapabilecek futbolcu bugün en aranan futbolcu örneğidir. Yaptığı asist sayısı, attığı gol sayısı bir futbolcunun saha içindeki duygularını yansıtmaz. Girdiği pozisyonlarda eskilerin deyimiyle ısırarak istediğini elde eden tabiri caizse tekmeye kafa atan futbolcular kulüpler ve taraftarlar için çok değerlidir, aristokrat olan deyim yerindeyse adeta burnundan kıl aldırmayanlar değil. Takımın üstüne serilmiş olan ölü toprağını takım içindeki başarma hırsı ve bu hırsın doğuracağı pozitif enerjiyle bertaraf eden  futbolcular hepimizin gözbebeğidir ve asıl dikkat edilmesi gereken husus budur. Örneğin Galatasaray’ın Uefa Kupası’nı yukarda bahsedildiği gibi adeta tekmeye kafa atarak müzesine götürme başarısını gösterdiği ( ki o günkü final maçına Okan Buruk parmağı kırık bir şekilde özel bir ayakkabıyla çıkmış, Bülent Korkmaz ise maçın son 15 dakikasına omzu çıkmış bir vaziyette devam etmişti-abi eğer o gün Okan bey orada gerçekten olacaksa bu örneği mutlaka ver ama Sergen Yalçın konusunu biraz yumuşatarak aç aynı şekilde Arda Turan da gelecekse yukardaki örnek müthiş bir örnek) 1999-2000 sezonun ortasında takıma gelen ve o sezonun başında Fenerbahçe forması ile Uefa öneleme maçına çıktığı için Galatasaray’ın maçlarında oynayamayan ‘’Türklerin Baggio’su’’ lakaplı, kimilerine göre gelmiş geçmiş en büyük Türk futbolcu ve hatta dönemin Galatasaray futbolcusu Gheorge Hagi ve hatta Zinedine Zidane ile kapışacak kadar büyük bir yetenek olarak görülen evet herkesin anladığı, tanıdığı ve bildiği isim olan Sergen Yalçın, 17 Mayıs 2000 tarihindeki finalde takımla beraber bulunmamış, Kıbrıs’da kumar oynamaya gitmişti! Aynı Sergen Yalçın değil miydi ki 9 Ekim 1999 tarihinde Münih Olimpiyat Stadyumu’nda oynanan ve 0-0 beraberlikle sonuçlanan Euro 2000 elemelerindeki o unutulmaz Almanya-Türkiye maçında olağanüstü bir performans göstererek Bayern Münih’in transfer listesine giren ve at yarışı/kumar merakı yüzünden transferinden vazgeçilen? Nitekim işte bu konu futbol dünyasına girmek için bizde büyük bir coşku, heves oluşurdu. Maçtan sonra yapılan röportajda Sergen Yalçın maçtan önce kız arkadaşıyla büyük sorunlar yaşadığını nerdeyse hiç uyumayarak, maça büyük bir hırsla çıktığını anlatmıştı. Nitekim maçtaki o inanılmaz performansından sonra o gün sahada olan ve Beckenbauer, Karl Heinz Rummenige gibi isimlerden sonra Alman futbolunun gelmiş geçmiş en büyük savunma oyuncularından biri olan Lothar Matheuss ‘’Sergen gördüğüm en müthiş yeteneklerden biri. Maç esnasında gerçekten çok zor anlar yaşadım.’’  diyecekti. Yine aynı Sergen Yalçın 01.10.2003 tarihinde Londra temsilcisi Chelsea ile hem de deplasmanda oynanan Şampiyonlar Ligi grup maçında Beşiktaş adına 2 gol kaydederek temsilcimizin maçı 0-2 kazanmasını sağlamıştı ancak maçtan önce Beşiktaş galibiyetine 1’e 7 veren İngiliz bahis şirketine 5000 sterlin para yatırdığı ortaya çıkmıştı! Bir dönem Trabzonspor futbolcusu olan Gökdeniz Karadeniz de yine benzer bir olay nedeniyle Trabzonspor bünyesinden kovulmuş ve Rus temsilcisi Rubin Kazan formasıyla 2008-09 sezonunda, Camp Nou’da Ronaldinho’lu Messi’li, Xavi’li efsane kadroyu bünyesinde barındıran yenilmez denilen Barcelona’ya gol atma becerisi göstermiş ve İspanyol temsilcisine 1-2’lik mağlubiyeti tattırmıştı. Ancak Sergen gibi Gökdeniz de bu maça bahis oynadı mı bilinmiyor.  Ama eğer oynadıysa işte ortaya çıkarmak, bilinmeyeni bulup tespit etmek de bizim işimiz.

Biz Kimiz, Ne istiyoruz ve ne vaat ediyoruz?

Öncelikle saygıdeğer spor kulübü yöneticileri pekala şunu söyleyebilir ve bize şu soruyu sorabilir? Bizim zaten halihazırda bir scouting ekibimiz var, biz neden bu işi bir dedektiflik firmasına verelim ve eğer vereceksek bu neden DAT Dedektiflik olmalı ? O halde biz de şu soruyu kendilerine yöneltmek istiyoruz: Peki bünyenizde çalışan bir scout futbolu biliyor, stadlarda ve televizyonlarda bolca maç izliyor ve gerçekten yetenekleri bulup tespit ediyor ve siz de onu transfer ediyorsunuz verim de alıyorsunuz. Peki ya verim alamadıklarınız ? Yanlış giden ne ? 
2004 yılında Matteo Campodonico tarafından hayata geçirilen ‘’Wyscout’’ sistemini bugün Arsenal, Milan, Juventus, Barcelona, Inter, Liverpool gibi dünya devlerinin yanı sıra Türkiye’den Galatasaray, Beşiktaş, Antalyaspor, Gaziantepspor, Karabükspor, Orduspor, Eskişehirspor, Samsunspor kullanıyor. Sportstec’in geliştirdiği ‘’Sportscode Game breaker’’ programını ise Manchester United, Arsenal, Manchester City, Chelsea, Lyon gibi dünya devleri kullanırken Türkiye’den Fenerbahçe, Samsunspor, Orduspor ve Gaziantepspor programın kulanıcıları arasında yer alıyor. Peki gelgelelim bu scout programlarına rağmen Türk futbolu milli takımlar ve kulüpler düzeyinde yani bir bütün halinde neden bu kadar çok başarısız? 2017’de ülkemizde düzenlenen ve A Milli takımımızın şampiyonluğuyla sonuçlanan Avrupa Ampüte Futbol Şampiyonası’nda Ampüte milli takımımızın gösterdiği başarıyı A milli takımımız 2002 Dünya kupası üçüncülüğünden ve 2008 Avrupa üçüncülüğünden beri neden gösteremiyor? 2004 yılında Portekiz’de düzenlenen ve bizim bir türlü yenemediğimiz, tarihimizde o dakikaya kadar gol dahi atamadığımız, kabusumuz olan İngiltere ile oynadığımız hani şu bahsettiğimiz Alpay’ın Beckham’a yaptığı hareketle hafızalara kazınan ve 0-0 biten maç sonrasında - ki burada da es parantez bir hususa değinmekte yarar var. O maçta dönemin futbolcularından olan ve şu an A.B.D.’de ikamet eden FETÖ firari sanığı Hakan Şükür, maçın ikinci yarısında çok kritik bir dakikada İngiliz savunma oyuncusu Sol Campell’ı gerisinde bırakarak kaleciyle karşı karşıya bir pozisyona girmişti. Ancak Hakan Şükür havadan gelen topu kontrol edip ilerleyerek gol yapacağı yerde o esnada kendisini yakalayamayacağını anlayan ve penaltı yapmayı ve hatta kırmızı kart görmeyi dahi göze alarak kendisini düşürmeye çalışan Campell’ın kendisine doğru uzanan ayağını görüp kendini yere bırakıvermişti! Campell’ın ayağı kendisine doğru uzanmıştı doğru ancak o esnada hız kontrolünü ayarlayamayan Şükür darbe almadı ve belki de golü kaçırmaktan korktuğu için kendisini yere bırakıverdi! Ne de olsa penaltıyı bir başka takım arkadaşı atacak ve Şükür o tarihi sorumluluğu üzerinden atmış bulunacaktı. Halbuki %99 ihtimalle gol yapacağı pozisyonu doğru okuyup golü bulsa İngiltere’ye tarihinde ilk gol atan Türk futbolcu ünvanına erişecek ve milli takımımız şampiyonaya doğrudan katılma fırsatı bulup Zidane’lı Fransa ile aynı grupta yer alacaktı. Eskaza belirtmek gerekirse o esnada forma giydiği İspanya La Liga’da daha zor vuruşlarda çok güzel goller atan Nihat Kahveci aynı maçın son saniyesinde yakaladığı daha müsait bir pozisyonda kas hafızası dediğimiz şeyi hatırlamayarak topun dibine fazla girerek yanlış bir şekilde falso vermeye çalışmış ve Euro 2008 grup son maçında Çek Cumhuriyeti ağlarına gönderdiği o hepimizi ayağa kaldıran şahane golü 4 sene önce İngiltere ağlarına gönderememişti. İyi ki atmamış/atmamışlar o golü değil mi? Nasıl olsa Fransa bir kere daha bize 4 tane atardı ve rezil olurduk! Neyse geçelim. Nasıl olsa Hakan Şükür 2002 Dünya Kupası’nın 3.lük-4.lük maçında 9. Saniyede Güney Kore filelerini havalandırarak Dünya Kupası tarihinin en erken golünü atarak tarihe geçmişti! Aynı Hakan Şükür yine aynı turnuvadaki çeyrek final maçında oynadığımız Senegal maçında önündeki bomboş kaleye rağmen topu ayağının altıyla kontrol etmeye çalışmıştı! 1996-97 sezonunda attığı 38 golün 17’si de penaltıdandı! Saymakla bitirilemeyecek bu Hakan Şükür resitallerinden yine akıllarda kalan enstantanelerden birinde Hakan Şükür 2004-05 sezonunun 6.haftasında oynanan ve 0-0 beraberlikle biten Beşiktaş-Galatasaray maçında yine İngiltere maçındakine benzer bir pozisyonda doğrudan kaleye şut atabileceği ve ya topu vücut çalımıyla önüne alarak gol vuruşu yapabileceği bir pozisyonda topun geliş hızını hiç hesaba katmayarak pas vermeye çalışmış ve takımını bir golden etmişti. Aynı şekilde Hakan bir önceki sezonun yani 2003-04 sezonunun yine 6.haftasında oynanan ve 2-2’lik beraberlikle sonuçlanan Fenerbahçe maçında, takım arkadaşı Prates’in amaçsızca vurduğu, belki de taca gidecek kadar kötü bir vuruş yaptığı esnada yüzüne gelmekte olan toptan sakındığı ve alnına çarparak hız kazanan topun şans eseri Fenerbahçe ağlarına gidişinden sonra ‘’Aslında golü düşündüm. Kafama çarptı evet ama o topun oraya gideceğini, gol olacağını hesapladım.’’  diyecekti. Aynı şekilde 22.12.1999 tarihinde Fenerbahçe’nin sahasında oynanan ve Galatasaray’ın Fenerbahçe’yi kendi evinde son kez yendiği maç olarak kayıtlara geçen o maçta, dönemin Galatasaraylı futbolcusu Marcio Fenerbahçe’nin ağlarına ikinci golü göndermek üzereyken Hakan, Marcio’nun ayağındaki topa sebebi anlaşılamayan, mantıkla hiçbir şekilde bağdaşmayacak bir şekilde dokunmuş ve takımını mutlak bir golden etmişti. Burada Hakan’ın taktiksel özelliklerinin zayıflığının yanında egoizmi de söz konusu. Maç esnasında son derece kötü bir futbol oynayan, maça adeta hiçbir katkısı olmayan Şükür kendisinden daha iyi oynayan ve kendisi gibi forvet olan Marcio’nun ayağındaki topa kıskanç bir biçimde dokunmuş ve sanırız ki golü kendisi atmak istemiş ve ya arkadaşının golü atmasına engel olmak istemişti. İşte futbol zekası! Daha fazla söze gerek yok. Bu verilen örneklerin daha önce belirttiğimiz taktiksel özelliklere güzel bir örnek teşkil ettiğini düşünüyoruz. Yani takip edilen bir futbolcunun topa ayağının neresiyle dokunduğuna kadar dikkat edilmesi ve futbolcunun pozisyon bilgisinin gözlenmesi yani nerede duracağı, nereye koşacağı ve hatta ne zaman koşmaya başlayacağı daha önce de belirttiğimiz üzere en önemli konulardan biridir. Mesela Hakan Şükür verkaçları zamansız bir şekilde sadece yapmak için, yapabildiğini göstermek için yapıyordu. ‘’Hız nedir?’’ sorusunun cevabını bilmiyordu. Ama mesela Alex De Souza, Diego Armando Maradona, Okan Buruk, Alessandro Del Piero, Roberto Carlos, Ümit Karan, Ogün Temizkanoğlu, Kolombiyalı futbol devi Valderrama, Ariel Ortega, Paolo Maldini ve bu isimler gibi pek çok eski ünlü futbolcuların videolarını izlerseniz bu sorunun/soruların cevabını bulursunuz. Nerde ne zaman var olacağını, topa ne zaman dokunacağını, ne zaman koşacağını ve hatta koşmaya gerek var mı gibi soruların cevaplarını kendi yapılarında keşfetmiş futbolculardı bu sayılan isimler. Bir futbolcuyu binlerce kişi izleyerek olumsuz yorumlarda bulunmuş olabilir ancak gerçek bir gözlemci futbolcunun doğru yaptığı şeylerin farkındaysa ona olumlu bir rapor verebilir. Tam tersi biçimde binlerce kişinin beğendiği bir futbolcuyu bir scout ekibi beğenmeyebilir. Bakmanın haricinde görmek üstelik herkesin göremediğini görmek zorundasınız. Ayrı bir perspektife sahip olmak zorundasınız. Scouting’in % 99’u kimi almayacağınıza karar vermektir. Euro’96 elemelerinde 26.04.1995 tarihinde İsviçre’yi 1-2 yendiğimiz maçta biraz da şansla attığı o güzel gol, Galatasaray’ın Uefa kupasını kazandığı yıl İtalya’da Bologna’ya adeta havada asılı kalarak attığı, benzer şekilde Euro 2000 grup son maçında bir diğer ev sahibi Belçika’ya 78 cm yükselerek attığı kafa golü ve yine aynı şekilde Uefa kupasının kazanıldığı sezon yarı final maçında İngiltere’de Leeds United’a attığı harika gol ve ya Fransa’98 elemelerinde Ryan Giggs’i kadrosunda barındıran Galler’i 6-4 yendiğimiz tarihi maçta attığı 4 gollük performans, yine Fransa’98 elemelerinde o gün için Patrick Kluviert, Overmars, Seedorf, F.De Bouer gibi isimleri bünyesinde barındıran Hollanda’yı, şu anda var olmayan Bursa Atatürk Stadı’nda 1-0 yendiğimiz maçtaki  İlker Yağcıoğlu’nun asistiyle  attığı şık gol ve bunlara benzer şekilde gösterilebilecek birkaç örnek dışında  bizce hava hakimiyeti ve hızından başka pek vasfı olmayan bir futbolcuydu. Hakan kendisine alternatif, kendi tahtını zorlayacak bir forvet olmadığından dolayı yani o futbolcu ve ya futbolcular bulunup transfer edilmediğinden dolayı, edilse bile  hep bir şekilde kendisinin gölgesinde kaldığı ya da özellikle bırakıldığı için bahçedeki elmaları, kirazları zahmetsiz bir şekilde topladı. Ülkenin futbolunu işgal edişinin sebebi FETÖ mensubu olmasının yanı sıra  ülkemizde her daim süre gelen ve her kuruma, her olguya sirayet etmiş olan yeniliğe kapalı vesayetçi sistem anlayışı olabilir mi? Yani bir başkan, bir futbolcu bir takımı adeta işgal ediyor ve kendisinden başka hiç kimseye, kendisini tehlikeye atacak hiçbir oluşuma, anlayışa izin vermiyor, sorgulatmıyor… Bugün Koç Holding Yönetim Kurulu Başkan Vekili ve aynı zamanda Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanı olan Sayın Ali KOÇ geçtiğimiz haftalarda alınan 3-0’lık Çaykur Rizespor mağlubiyetinden sonra ‘’… Şunu çok açıkça belirtmek isterim ki, değişime direnç gösteren ve eski düzenin devamını isteyen bir zihniyet, mevcudiyetini halen korumakta ve bir şekilde başarıya inanmamaktadır. Kabul edemeyeceğimiz bu sorunu ivedilikle gidermek için muhtelif tedbirleri önümüzdeki günlerde alacağız. İnanarak attığımız adımların ve yaptığımız hamlelerin karşılığını alamadığımızda, geri adım atmamak adına ısrarcı olmayacağımızı; her ne konuda olursa olsun, Fenerbahçe için doğru olduğunu düşündüğümüz kararı, olması gereken yerde ve zamanda alacağımızı, gerekirse kimseyle yolları ayırmak konusunda da tereddüt etmeyeceğimizi herkesin bilmesini isterim.’’ diyerek Fenerbahçe’de değişimin sinyallerini verdi ve bahsi geçtiği gibi Aatif Chahechouhe, Nabil Dirar ve Volkan Demirel kadro dışı bırakıldı. Tabii Fenerbahçe taraftarının gönlünde çok ayrı bir yere sahip olan Volkan Demirel’in kadro dışı bırakılması konusu bugün spor kamuoyunu fazlasıyla meşgul etmiş görünüyor. Volkan’a uygulanan bu tasarrufun geçmişte Alex De Souza ve Emre Belözoğlu’na uygulananlarla benzerlik taşıması Fenerbahçe taraftarının kafasında büyük soru işaretleri bıraktı. Öyle ki Alex’e yapılanın haksızlık olduğu şiarıyla yola çıkan yeni yönetim – ki yine burada es parantez bir fikir beyan etmeyi doğru buluyoruz. Evet belki de futbolda duygusallığa yer yok ve belki de bizim bu konuda tarafsız, bağımsız olmamız gerekiyor lakin Alex de Souza konusunda bizde taraftarın ve yeni yönetimin anlayışına katılıyoruz ve bunu duygusallıktan çok teknik analizle, büyük resim dediğimiz oyun gözüyle değerlendiriyor, bu bağlamda Aykut Kocaman’ı ve eski yönetimi haksız buluyoruz. Her ne kadar dönemin başkanı Aziz Yıldırım ilerde bahsedeceğimiz kurumsal kimlik konusunu gözeterek Alex’in ve Ersun Yanal’ın görevine son verse de ve nitekim Alex De Souza tarafından da kendisine karşı bir özeleştiri yöneltilse de burada adı geçen isimlerin gönderilmesi yerine bir uzlaşma yolu bulunamaz mıydı yani diplomasi dilindeki çatışma çözümü olgusuyla sorunlar aşılamaz mıydı? Yaşanan hadiseler o derece büyük müydü? Teknik analiz ve oyun kısmına gelirsek; 2012-13 sezonunda Uefa Avrupa Ligi’nde yarı final oynama başarısı gösteren ve finali kıl payı elinden kaçıran Fenerbahçe eğer o yıl, - hem de ne tesadüf Aykut’un en çok gol atan Fenerbahçeli futbolcu rekorunu egale etmek için  sadece 2 golü kalan - Alex’i ve sezon başında da Emre Belözoğlu’nu Athletico Madrid kulübüne göndermeseydi  (ki bu da çok önemli bir konudur çünkü yapılan yanlış-doğru transferlerin yanında mevcut kadrodaki bir futbolcunun doğru ve ya yanlış bir biçimde ekipten gönderilmesi de bir scouting başarısı ve ya başarısızlığıdır) belki de o finali elinden kaçırmayacak ve hatta UEFA Kupası’nı ikinci kez ülkemize getirme başarısını gösterebilecek ve özellikle Avrupa’da başarıya aç, hasret kalan seyircisinin gönlünde taht kuracaktı. Şimdi sormak gerekir Benfica ile Kadıköy’de oynanan o yarı final ilk maçında Christian Baroni’nin kaçırdığı o penaltıyı her ikisi de daha tecrübeli, daha soğukkanlı, daha yetenekli ve sol ayaklı olan takımın birinci kaptanı ve penaltıcısı Alex De Souza ya da takımın ikinci kaptanı ve penaltıcısı olan Emre Belözoğlu kaçırır mıydı? O sezonun ortasında takıma dönen Emre yukarda verilen Sergen örneğindeki gibi o sezonun başında Arda Turan’la beraber Athletico formasıyla UEFA Süper Kupa finaline çıktığı için Fenerbahçe’nin Avrupa  maçlarında sahadaki yerini alamadı. Emre saha içi ve dışı fevri hareketleri nedeniyle kurum kimliği gözetilerek takımdan gönderilmesine rağmen o sezonun ortasına takıma geri getirildi. İşte hem bir scouting başarısı ve başarısızlığı. Başarısızlık sezon başında futbolcunun kendisi istemiyor olmasına rağmen gönderilmesi, başarı ise sezon ortasında tekrar takıma geri döndürülmesi. Çünkü o sezona kötü başlayan Fenerbahçe, kötü gidişata bir son vermek için Emre’yi tekrar takıma aldı ve kendisinin gelişiyle takım büyük bir toparlanma içine girse de sezonun ilk yarısı kaybettiği puanları telafi edemeyerek şampiyonluğu ezeli rakibi Galatasaray’a kaptırdı. Peki zaten hırslı ve agresif bir kişiliğe en başından beri sahip olan Emre’nin Sergen gibi gece hayatı ve kumar gibi alışkanlıkları yokken Paul Gascoigne gibi alkol ve uyuşturucu bağımlılığı bulunmazken üstelik disiplinli bir futbol tarzı da varken belki de sadece maddi getiriyi düşünerek takımdan gönderilmesi doğru muydu? O dönemki Fenerbahçeli futbolcuların başta Emre, Volkan, Caner Erkin gibi futbolcuların fazlaca sinirli oluşunu FETÖ kumpasına maruz kalan bir takımın haklı bir isyanı/çığlığı olarak aramak gerekmez mi? Aynı Fenerbahçe bahsi geçen kumpasın yapıldığı 3 Temmuz süreci diye andığımız yani 2010-11 sezonunun sonu ve 2011-12 sezonunu kapsayan dönemde fazlaca demoralize olduğundan ötürü sezon şampiyonluğu yine ezeli rakibi Galatasaray’a kaptırmış olamaz mı ve bu da büyük bir mental yorgunluğa sebebiyet vermiş değil mi? Nitekim Aziz Yıldırım ve o dönem içinde Ali beyin de (Koç) içinde bulunduğu ekibi benzer bir hatayı 2013-14 sezonunda takımı şampiyon yapan Ersun Yanal’ı göndermekle de yaptı. Bizim kanaatimizce sudan bahaneler nedeniyle gönderilen Yanal ve ekibinden sonra pek tabii beyefendi kişiliğinden ve Fenerbahçeliliğinden hiç şüphe duyulmayacak, zaten eski bir Fenerbahçe futbolcusu olan ama teknik direktörlük konusunda fazla bir tecrübesi olmayan İsmail Kartal ve ekibi, 2014-15 sezonunda 20.şampiyonluğu bir kez daha Galatasaray’a kaptırmış ve rakibinin dördüncü yıldızı Fenerbahçe’den önce takmasına sebep olmuştu. Halbuki bu stratejik açıdan Fenerbahçe için çok önemli bir şampiyonluktu. 2005-06 sezonun son maçında, tıpkı Beşiktaş’ın 1986-87 sezonunda Denizlispor’la yaptığı son maçta alınan 1-1’lik beraberlik sonucu şampiyonluğu Galatasaray’a kaptırdığı şekilde, hem de aynı rakip ve aynı skorla, aynı hazin sonu yaşayan Fenerbahçe, bir sonraki sezondaki 100.yıl şampiyonluğuyla beraber daha önceki iki yıl üst üste şampiyonluklarla birlikte ( yani 2003-04 ve 2004-05 sezonları ) dört yıl üst üste şampiyon olma ve bu sayede rakibi Galatasaray’ın dört yıllık şampiyonluk rekorunu egale etme şansını elinden kaçırdığı gibi, aynı travmayı 2009-10 sezonunda yine son maçta şampiyonluğu Bursaspor’a kaptırarak yaşamış ve bu kaçan şampiyonlukla beraber yine 2011-12 sezonunda son maçta evinde Galatasaray’a bir kez daha şampiyonluğu kaptırarak ve 2010-11 sezonu şampiyonluğunu da saydığımızda 3, hatta yeniden 4 (2012-13) ve belki de 5 yıl (2013-14 şampiyonluğu) ve hatta 6 yıl (2014-15) üst üste şampiyon olma şansını yitirmişti. Tüm bu travmaların, bu olmamışlıkların telafisi 2001-02 sezonundaki şampiyonluğuyla hali hazırda üçüncü yıldızı kendisinden önce takmış bulunan rakibi Galatasaray’a dördüncü yıldızı kaptırmamaktan geçiyordu lakin Fenerbahçe bu şansını iyi kullanamadı. Aslında Fenerbahçe’deki çöküş; takımı 100.yılda şampiyonluğa taşıyan, kimi otoritelerce Pele ve Maradona’dan sonra 3.büyük futbol dahisi olan ismi kitaplara, filmlere, çizgi filmlere dahi konu olmuş İngilizlerin ‘’Sir’’ lakabını fazlasıyla hak eden bir büyük üstad Arthur Zico’nun yönetim tarafından bizce yine sudan bahanelerle gönderilmesiyle başladı ve Fenerbahçe hala o günlerin özlemini çekiyor. Nitekim aynı Zico, 2007-08 sezonunda Fenerbahçe’ye Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final oynatarak o zamana kadar ki en büyük Avrupa başarısını yaşatmış ve Fenerbahçe yarı finalin eşiğinden kıl payı dönmüştü. Aynı şekilde 24 yıl aradan sonra 1994 Dünya Kupası’nda Brezilya’yı şampiyon yapan Carlos Alberto Parreira da 1995-96 sezonu başında Fenerbahçe’nin başına getirilmiş, elde edilen  şampiyonluğun ardından o dönemin başkanı Sayın Ali Şen tarafından takımdan gönderilmiş ve kendisinden sonra getirilen teknik direktörlerin ( Lazaroni, Rıdvan Dilmen, Oğuz Çetin, Zeman, Turhan Sofuoğlu ) başarısızlıkları yüzünden Fenerbahçe tıpkı bugünlere benzer bir şekilde çöküş sürecine girmiş ve bu süreç ezeli rakibi Galatasaray’ın 4 yıl üst üste şampiyonluğuyla taçlanmıştı. Aslında o dönemde parantez içinde verilmeyen çünkü ismi apayrı bir yerde olan bir büyük isim Joachim Löw’de bir dönem Fenerbahçe’nin başına getirilmiş ancak 07.03.1999 tarihinde Galatasaray’dan alınan 2-0’lık mağlubiyet yüzünden görevine son verilmişti! Fenerbahçe Yönetimi burada yine çok aceleci, sabırsız davrandı. Takıma, camiaya yeni yeni adapte olmayan başlayan Löw yönetimi o dönemki futbolculara inanılmaz bir kondisyon yüklemiş ama kritik haftada alınan Galatasaray mağlubiyeti ipleri koparmıştı. Oysaki burada yönetimin yapması gereken ‘’illa bu yıl şampiyon olmalıyız’’ şartlanmasından ziyade takımın ilerideki sürdürülebilir başarısını öngörerek ‘’Geleceğin Fenerbahçesi’’’ni yaratmak için takımı Löw’ün güvenilir kollarına emanet etmekti. Joachim Löw’ün sanırız kim olduğunu ve neler başardığını söylemeye gerek yok.
2000-01 sezonunda Mustafa Denizli ile şampiyon olan Fenerbahçe’nin yönetimi bir sonraki sezonun ortalarında alınan kötü sonuçlar sebebiyle üç sezon öncekine benzer bir hatayla ‘’aman ha şampiyonluktan oluyoruz’’ paniğiyle Denizli’nin görevine son vermiş ve ‘’Dere geçilirken at değiştirilmez’’ atasözünü unutarak şampiyonluğu 1993-94 ve 1997-98 sezonlarından sonra bir kez daha Galatasaray’a kaptırmış ve 1963/64-1964/65 ve 1973/74-1974/75 dönemlerinden sonra üçüncü kere iki yıl üst üste şampiyonluk serisini yakalama şansını tepmişti. Bugün Fenerbahçe’nin ezeli rakipleri Galatasaray’ın biri 3, biri de 4 yıl üst üste olmak üzere iki kez, Beşiktaş ve Trabzonspor’un  3 yıl üst üste olarak birer kez şampiyonluk serisi başarısı bulunurken Fenerbahçe’nin henüz üst üste 3 yıl şampiyonluk serisi yok. Oysaki burada yönetimin yapması gereken gerekirse sert önlemlerle ve uyarılarla yüksek motivasyon sağlayıp Denizli’ye güvenoyu vermek ve eğer başarısızlıkla neticelenecekse sezon sonu Sayın Denizli’nin görevine son vermekti. 2008-09 sezonunun başında ise benzer bir stratejiyle, bir nevi kurum psikolojisini takiben İspanya’yı 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda hem de 34 yıl aradan sonra şampiyon yapan isim olan merhum Aragones başa getirilmiş ve sonuç yine hüsran olmuştu. Benzer bir yanlış antrenör scoutingi/transferini de Beşiktaş yapmış Real Madrid’in başında çok büyük başarılara imza atmış bir isim olan Vincente Del Bosgue’yi takımın başına getirmiş ve sonuç yine hüsranla neticelenmişti.


Takımı şampiyon yapan teknik direktörün takımdan gönderilmesi hatasının bir başka örneğini de Galatasaray verdi. 2002-03 sezonun başında Galatasaray yönetiminin başına geçen merhum Özhan Canaydın bir önceki sezon takımı şampiyon yapmış olan bugünkü Milli Takımlar Teknik Direktörü Mircea Lucescu’nun görevine son vermiş ve Galatasaray’a yeniden eski günleri yaşatma özlem ve psikolojik şartlanmasıyla Fatih Terim’i takımın başına getirmiş ve iki sezonluk Fatih Terim dönemi Galatasaray için hüsranla neticelenmişti. Aynı şekilde 2014-15 sezonunu mutlu sonla kapatan Galatasaray, takımın başındaki isim olan Hamza Hamzaoğlu’nu bizce yine yanlış bir kararla takımın başından gönderdi ve Sayın Terim’in gelişine kadar da şampiyonluğa, başarıya hasret kaldı. Fatih Terim çözümlemesine gelirsek yani bir nevi antrenör scoutingi yaparsak Fatih Terim’in belki kendi idealleri doğrultusunda karar verdiği ve hareket ettiği ama bizce yine yanlış olan kararı 1999-00 sezonu sonunda takımdan ayrılması oldu. Dört sene üst üste şampiyon olarak, Uefa ve Uefa Süper Kupalarını kazanma başarısı göstererek o dönem için dünya futbolunda en üst sıraya yerleşen Galatasaray’ın teknik direktörü bu başarısından sonra eğer takımdan ayrılmasaydı, Fenerbahçe’ye kaptırılan 2000-01 sezonu şampiyonluğunu da araya koyarsak belki de 6 yıl üst üste şampiyon olma başarısını gösterebilirdi. Ve neden olmasındı Şampiyonlar Ligi finali/şampiyonluğu ipini göğüsleyebilirdi. Tam bir altyapı scoutingi abidesi olan Galatasaray’ın altyapısından yetişen Bülent Korkmaz, Okan Buruk, Emre Belözoğlu, Tugay Kerimoğlu gibi isimler Dünya üçüncülüğüne uzanan altın jenerasyonun çekirdeğini oluşturdu ve takımın o müthiş uyum ve ahengi Uefa ve Uefa Süper Kupalarıyla taçlandı. Aynı şekilde 2013-14 sezonunda takımdan ayrılan Terim belki de Galatasaray’ı yine, o sezon Fenerbahçe’nin şampiyon olmasından dolayı ikinci bir dört sene üst üste şampiyonluk rekorundan etti.
Galatasaray Trabzonspor ile aynı kaderi yaşadı. 1977-78 sezon şampiyonluğunu Fenerbahçe’ye kaptıran Trabzonspor önceki iki sezon ve ondan sonraki üst üste 3 sezon şampiyon olmuş, Fenerbahçe’ye kaptırılan şampiyonlukla belki de o yıllarda Avrupa’da ve dünya genelinde henüz hiçbir ülke takımının ulaşamadığı 6 yıllık seri şampiyonluk başarısı şansını elinin tersiyle itmişti. Elimizdeki verilere göre en çok şampiyonluk serisi 7 yıl üst üste şampiyonluk ile Fransız temsilcisi Lyon’a ait. Onu da 5 yıl üst üste şampiyonlukla Inter takip ediyor. Trabzonspor adını Avrupa futboluna altın harflerle yazdırabilirdi.


Bugün Fenerbahçe tribünlerinde Ersun Yanal sesleri yankılanıyor. 2014-15 sezon sonunda tekrar gönderdiği Emre Belözoğlu’nu ise mumla arıyor. Ve bugün son olarak aynı akibeti Volkan Demirel’in yaşamasından endişe ediliyor. Nitekim kariyerinin son günlerini yaşamakta olan Volkan zaten kulüpte yedek kalmış durumda ve besbelli ki Volkan’ın ve kadro dışı kalan diğer iki arkadaşının aldığı cezalar performans cezalarından ziyade idari tedbir amaçlı. Bizim temennimiz o dur ki en kısa sürede bu değerli kardeşlerimizin kendilerinden beklenen takım içi uyum, ahenk sorununu aşmaları ve aklı selim bir şekilde düşünen mekanizmalarca tekrardan Fenerbahçe bünyesine kazandırılmalıdır. Yarım bıraktığımız yerden konumuza geri dönersek Avrupa’nın en büyük 6.futbol ekonomisi olan Türkiye gerek ulusal ve gerek kulüpler özelinde neden bu kadar başarısız? Çokça bahsi geçen o tarihi İngiltere maçından sonra milli takımımız play-off’lara kalmış ve Letonya gibi küçük bir Avrupa ülkesine elenerek 2004 Avrupa Futbol Şampiyonası’na katılamamıştı. Türk Milli Takımı’nın karnesine baktığımız zaman zaten durum pek de iç açıcı değil, günü birlik başarılarla övünüyoruz. 1954 ve 2002 yıllarında olmak üzere iki  defa Dünya Kupası’na katılma başarısı gösterebilmişiz. 1996, 2000, 2008, 2016 yıllarında olmak üzere dört kez de Avrupa Futbol Şampiyonası’nda bulunduk. 2000’de çeyrek finalimiz, 2008’de yarı finalimiz ve 2002 yılında dünya üçüncülüğümüz var o da bir tane Avrupa ülkesiyle oynamadan. Dünya devi Brezilya haricinde oynadığımız ülkeler maç sırasıyla şunlar: Kosta Rika, Çin (ki bu ülkede futbol federasyonu bile 1996 yılında kuruldu), Japonya , Senegal ve Güney Kore. Nerdeyse gruptan bile çıkamıyorduk. Kosta Rika ile alınan 1-1’lik beraberliğin ardından Kosta Rika’nın puanı 4 bizim ise sadece 1’di. Nerdeyse Kosta Rika’ya da yeniliyorduk ama şans faktörü bizimleydi ve Allah’tan kalede Rüştü Rençber vardı. Pozitif bir milliyetçi olan Rüştü Rençber milli takım maçlarına apayrı bir motivasyonla çıkardı tıpkı daha önce örneğini verdiğimiz Davids ve Gascoigne örneklerinde olduğu gibi. Ya Brezilya son maçta Kosta Rika’ya Latin Amerika ülkesi olduğu için kıyak geçseydi ne olacaktı? Maç berabere dahi bitseydi Dünya Kupası’na daha gruplarda veda ediyorduk. Bu analizden çıkarabileceğimiz sonuç dünya üçüncülüğümüzün sadece isimden, bir etiketten ibaret olduğudur. 1996 Avrupa Futbol Şampiyonası’na gol dahi atamadan üç mağlubiyetle veda ettik gerçi öyle bir turnuva için henüz çok toy ve tecrübesizdik, takip eden yıllarda Galatasaray’ın mevcut kadrosunu koruyarak Şampiyonlar Ligi’nde gösterdiği mücadele ve 2000 yılında Uefa Kupası’nı almayı başardığı o altın jenerasyon diye adlandırdığımız futbolcular sayesinde tecrübe kazandık ve bir sonraki turnuvada yani Euro 2000’de bir önceki turnuvaya göre nispeten derli toplu futbol oynayarak bir üst tura yani çeyrek finale kaldık. İtalya ile oynadığımız ilk maçta İtalyanlar, milli takımımızın kalesinde 20-25 tane gol pozisyonuna girdi ve tarihi farktan bizi kurtaran Rüştü’nün kurtarışları ve Alpay’ın çizgiden top çevirecek kadar özverili mücadelesi oldu. Hakan ise sert İtalyan savunması arasında bir şeyler yapmaya gayret gösteriyordu. Milli takımımız adına Avrupa Şampiyonaları tarihimizde ilk golümüzü kaydeden isim ise Okan Buruk oldu ve sahadan 2-1’lik mağlubiyetle ayrıldık. İsveç ile 0-0 berabere kaldığımız ikinci maçta Sergen yedek kulübesinde esniyor, Arsenal’le oynanan finalde 120 dakika sahada kalan ve temsilcimiz adına seri penaltı vuruşlarındaki üçüncü penaltıyı atan ve futbol eğitimini Almanya’da almış olan Ümit Davala maç esnasında amatörce kendi kendini sakatlıyor ayrıca İsveç lehine net bir penaltı ve kırmızı kart da verilmiyordu. Sahada en diri duran öldürücü markajıyla o sezonun başında Fenerbahçe’ye de transfer olan ve aynı zamanda iyi bir transfer de olan Kenneth Anderson’u çok bunaltan Alpay’dı. Ancak aynı Alpay tıpkı İsviçre maçında verdiğimiz örneğe benzer bir biçimde Portekiz’le oynanan çeyrek final maçının 30.dakikalarında Fernando Couto’ya fiziki bir müdahelede bulunmuş ve maçın hakemi Dick Jol tarafından haksız ve ağır bir biçimde oyundan atılmıştı. Son maçımızda ise ev sahibi Belçika’yı güzel bir futbolla ve Hakan Şükür’ün 2 golüyle yenmeyi başararak çeyrek finalde Luis Figo’lu , Nuno Gomes’li, Rui Costa’lı, Fernando Couto’lu Portekiz karşısına çıktık. İyi oynadığımız ancak Alpay’ın kırmızı kart gördüğü bir ilk 45 dakikanın son saniyelerinde bir penaltı vuruşu kazandık. Al sana bir antrenör scouting örneği: Yani teknik direktörün ve futbolcunun maç içindeki psiko-analizi. Arsenal’le oynanan Uefa Kupası finalinde Hagi’nin gördüğü kırmızı karttan sonra Fatih Terim tarafından oyundan çıkarılan ve Fatih Terim tarafından, takımın başında olduğu 4 sene boyunca özel maçlar dışında bir kez dahi penaltı kullandırılmayan Arif Erdem hırs ve inatla topun başına geçip, penaltıyı kullanmak istiyordu. Çünkü penaltı pozisyonu ona yapılmıştı ve Arif belki de hayatında ilk ve son kez gördüğü/göreceği Avrupa Futbol Şampiyonası’nda hem de bir çeyrek final maçında inatla gol atmak istiyordu ve teknik direktör Mustafa Denizli sahaya ağırlığını koyamıyor, Arif’e dur-hayır diyemiyor, Ergün Penbe ve Tayfur Havutçu gibi soğukkanlı penaltıcılarımız varken Denizli sadece seyrediyordu. Ve Arif topu son derece acemice bir vuruşla topu kaleci Vitor Baia’nın üzerine nişanladı! Portekiz’e 2-0 yenilerek eleniyor ve yarı finalde kupayı da kazanacak olan Zidane’lı Fransa karşısına çıkma şansını elde edemiyorduk. Ama olsundu 15 Kasım 2000 tarihinde bugünkü adı Vodafone Park olan İstanbul İnönü Stadyumu’nda son Avrupa ve Dünya şampiyonu olan Fransa ile yaptığımız hazırlık maçını 0-4 kaybetmiştik! Euro 2000’in çözümlemesi ise şuydu: Futbolcularımız Uefa Kupası’nı kazanmış olmanın rehaveti ve şımarıklığıyla, resmen ‘’hadi bitse de şu turnuva gidip tatil yapsak ya çok yorulduk valla bu sezon’’ dercesine top oynadılar pardon oynamadılar diyelim. Sergen Yalçın kız arkadaşına olan öfkesini sahaya kusarken Uefa finali gecesi nerde olduğu ile ilgili spekülatif haberleri bahane ederek ‘’ben size küstüm’’ dercesine bir resmi maç hem de bir turnuva maçı esnasında yedek kulübesinde esneyecek kadar kibirliyse, canı isteyince hırslı olup canı istemeyince olmayacaksa, bir çeyrek final maçında teknik direktörü futbolcusuna söz geçiremeyip penaltı atışını kimin kullanacağı konusunda son sözü söyleyemeyecekse, futbolcu ise ülkesinin adını yazdıracağı başarıdan çok kendi atacağı golü düşünecekse, birisi amatörce kendini sakatlayıp birisi de kendini oyundan yine acemice attıracaksa yani bir takım bu denli kriz yönetiminden mahrum ve bu denli bozuk bir konsantrasyona sahipse gösterilen bu başarı bizce çok bile!
Bir sonraki turnuva ise 2002 Dünya Kupası’ydı ve analizi yukarıda yapılmıştı. Gruplardan çıktıktan sonra yarı finaldeki rakibimiz Brezilya’ya kadar oynadığımız iki ülkeyi de, sırasıyla ev sahibi Japonya’yı iyiden ziyade akıllı bir futbolla 1-0, çeyrek finalde de Fransız teknik adam Bruno Metsu yönetimli, Afrika’nın Kamerun ve Nijerya’dan sonra yeni parlayan yıldızı olarak lansedilen Senegal’i, uzatma dakikalarında o dönemin pin-up’ı, genç kızların yeni gözdesi ve hatta David Beckham ile birlikte mankenlik ajanslarının gözbebeği haline gelen İlhan Mansız’ın ayağından bulduğumuz altın golle yine 1-0 yenerek yarı finale çıktık. İlhan Mansız’ın da bir analizini yapmamız gerekirse; futbola Tanju Çolak, Tümer Metin gibi yıldızlarında yetiştiği Samsunspor altyapısında başlayan ve aslında çok iyi bir futbolcu olan İlhan, Beşiktaş formasıyla çıktığı bir Kocaelispor maçında gerçekten çok talihsiz bir sakatlık yaşamış ve hatta sonra bu sakatlığı tıpkı Brezilyalı futbol efsanesi Ronaldo’nunkine benzer bir şekilde yeniden nüksetmiş ve İlhan yeşil sahalardan uzaklaşmıştı. Nitekim burada İlhan’ın kendisine gerekli özeni göstermemesi, istirahat etmek yerine koltuk değnekleriyle gece kulüplerine gitmek gibi hareketleri ve mental özelliklerde belirttiğimiz kriterlerin nerdeyse hiçbirini yerine getirememesi kariyerinin sonu oldu: Gel de scout olma işte ! 


Gelgelelim 2002 Dünya Kupası’ndaki performansı ve stiliyle Uzak Doğu’da büyük bir hayran kitlesi oluşturan İlhan, bu kitlenin talebi üzerine bir dönem Japonya’nın FC Kobe takımına da transfer olmuş ancak sakat olduğu anlaşılınca ülkemize geri gönderilmişti. Burada yapılan yanlış, FC Kobe takımının gerekli araştırmayı yapmayarak sadece futbolcunun tarzı, sempatikliği gibi etmenlerle transfer gerçekleştirmesiydi. Mesela Pele o yıllarda Real Madrid’e transfer edilen Beckham için futboldan çok pop yıldızına benziyor diyecekti. Real Madrid normalde hiç ihtiyacı olmadığı halde salt forma satışı, sponsorluk, merchandising gibi etmenleri gözeterek yani futbolun endüstriyel boyutunu hesaba katarak yıldız futbolcuyu renklerine bağlamıştı.
A Millilerimizin 2002 Dünya Kupası serüvenine dönecek olursak bu turnuvada ülkemiz adına en güzel şey bir lejyonerimizin Dünya futbol piyasasına çıkması oldu: Rüştü Rençber.
Türk futbol tarihinin gelmiş geçmiş en büyük kalecisi olan Rüştü Rençber hiç şüphesiz Valencia’nın o dönemki kalecisi Canizares ve Guanluigi Buffon’la birlikte o dönem için dünyanın en iyi üç kalecisinden biriydi. Her ne kadar 2002’de Oliver Kahn’dan sonra ikinci seçilse de bu Almanya’nın kupada final oynaması ile ilgili bir karardı nitekim pek çok otorite tarafından da kabul görmeyerek en değerli kaleci seçildi. Bahsettiğimiz o 0-0’lık İngiltere maçının ilk ayağı olan ve 2-0’lık mağlubiyetle tamamlanan maçta olağanüstü bir performans gösteren Rüştü o yılın sonunda yani 2003’de Barcelona’ya transfer olacak ancak uyum, adaptasyon sorununu aşamayarak ülkemize dönmek zorunda kalacaktı.
Aynı turnuvada teknik direktörümüz olan Şenol Güneş’in de bir kritiğini yapmak gerekirse Güneş en büyük hatayı Brezilya ile oynadığımız ilk grup maçında yaptı. O an için sahada futbol efsaneleri Rivaldo ve Ronaldo kadar iyi oynayan ve attığımız golünde o mükemmel asistini yapan Yıldıray Baştürk’ü sebepsiz bir şekilde oyundan almış ve hiç kimseler de buna bir anlam verememişti! Maçtan sonra neden bu değişikliği yaptınız diye soranlara ise taktik icabıydı demiş ama taktiğin ne olduğunu kendisi bile açıklayamamıştı. Nitekim bu yanlış değişiklikten sonra orta sahamız büyük açıklar vermeye başlamış ve A Millilerimiz sahadan 2-1’lik mağlubiyetle ayrılmıştı. Yine Brezilya ile oynanan yarı final maçında Hakan Şükür’ün yanında çift forvet olarak neden Arif’in oynatılmadığı çok tartışma konusu olmuştu. Yıllardır yan yana Galatasaray forması giyen ve futbol mantalitesi olarak birbirini iyi tanıyan bu ikili ve ya Güney Kore ile oynanan 3.lük-4.lük maçında da yine çift forvet olarak yan yana oynayan İlhan Mansız-Hakan Şükür ikilisi neden Brezilya maçında ilk 11’de denenmedi? 
Doğru oyuncuyu doğru zamanda oynatmamak! Hollanda’da oynanan  2002-03 sezonu Şampiyonlar Ligi ön eleme play-off turu ilk maçında temsilcimiz Fenerbahçe, Hollanda temsilcisi Feyenoord’a 1-0 yenilmiş ve o esnada takımda olan ve oyuna sonradan alınan Ariel Ortega için neden ilk 11’de başlatmadınız sorusuna o dönemin teknik direktörü Werner Lorant ‘’Bu takımı ben kurar, ben oynatırım.’’  gibisinden ilginç bir cevap vermişti. Benzer bir şekilde Christoph Daum şampiyonluğun kaybedildiği 2005-06 sezonu son maçında o gün takımda yer alan bir diğer dünya yıldızı Nicholas Sebastian Anelka’yı yedek bekletmiş ve Denizlispor’un golü geldikten sonra 89.dakikada oyuna almış, aynı şekilde 2011-12 sezonu şampiyonluk grubu play-off son maçında Aykut Kocaman, Alex De Souza’yı Galatasaray karşısında yedek soyundurmuş ve çok geç oyuna almıştı. İsmi sayılan bu futbolcular oyuna sonradan alınacak tarzda oyuncular olmaktan çok 90 dakika sahada durması gereken isimler olmasına rağmen teknik direktörleri bu yanlışa iten ne olabilir? Ve sormak gerekmez mi o gün o saatte Fenerbahçe Uefa kupasında final oynasa siz yine de bu isimleri yedek mi bırakırdınız? Geçelim.
2002 Dünya Kupası’ndaki kağıt üzerindeki başarımızdan sonra ki bunu dayandırdığımız argümanlar daha önce belirtilmişti ve bunu destekleyecek nitelikte bir diğer çözümlemelerimizde şu şekilde olacaktır: 2002-2004 yılları futbolun ülkeler bazında genel bir krize sürüklendiği yıldı. Son Avrupa ve Dünya şampiyonu olan ve bir sonraki turnuvada yine final oynama başarısı gösteren Fransa ve bir diğer önemli futbol ülkesi olan Arjantin o turnuvada gruptan dahi çıkamamış, İtalya ve İspanya peşi sıra ikinci tur ve çeyrek final maçlarında şaibeli bir şekilde ev sahibi Güney Kore’ye elenmiş, aynı turnuvada gruplarda oynanan Suudi Arabistan maçı hariç her rakibini 1-0 gibi cılız skorlarla geçerek finale yükselen Almanya, bir sonraki turnuvada yani Euro 2004’de hem de Rudi Voller yönetimindeki aynı teknik heyet tarafından yönetildiği halde gruplardan bile çıkma başarısı gösterememişti. Eğer Almanya’nın final oynaması bir anlam ifade etseydi aynı Almanya bir sonraki turnuvada neden bu kadar başarısız bir sonuç alsındı hem de aynı teknik heyet tarafından yönetilmesine rağmen? Yine Fransa Euro 2004’de Yunanistan’a çeyrek final müsabakasında 1-0 yenilmiş ve Yunanistan futbolla alakası olmayan bir futbol tarzıyla kupayı müzesine götürmüştü. Türkiye ise dünya kupasında üçüncü olmasına kupaya dahi katılamamıştı. Yani gerek Türkiye gerekse de Almanya kendileri çok iyi olduklarından değil diğer ülke takımları çok kötü ve isteksiz durumda olduklarından ve kura şanslarından dolayı kağıt üstünde iyi neticeler elde ettiler. Yani meydan bu iki ülkeye kaldı! Ayrıca Rüştü gibi bir panter kalede olmasaydı ve o ekstra motivasyonu sahaya yansıtamasaydı Brezilya maçlarında halimiz nice olurdu? Devam edelim.


2003 yazında ise Türkiye FIFA Konfederasyonlar Kupası’na katılmış ve bu mini turnuvada gerçekten göze hoş gelen bir futbol ortaya koymuştu. Gökdeniz Karadeniz, Okan Yılmaz, Tuncay Şanlı, Selçuk Şahin gibi genç yıldızların piyasaya çıktığı bu turnuvada A Milliler grup maçlarında A.B.D’yi 2-1 yenmiş, ikinci maçta Kamerun’a şanssız bir şekilde 1-0 yenilmiş ve son maçta Ronaldinholu, Alexli Brezilya ile nefes kesen bir maçın sonunda 2-2 berabere kalarak adını bir üst tura taşımış, yarı final maçında adına yakışan bir mücadele ortaya koymasına rağmen yine acemice kaçırılan bir penaltı vuruşu sonrasında Fransa’ya 3-2 yenilerek elenmekten kurtulamamıştı. Katılma başarısı gösteremediğimiz 2004 Avrupa Futbol Şampiyonası ve 2006 FIFA Dünya Kupası organizasyonlarından sonra gitme şansı bulduğumuz ilk turnuvada yani 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda A Milliler bizce 2002 Dünya Kupası’ndakinden daha büyük bir başarıya imza attı. Hep savunduğumuz o kağıt üstündeki başarıdan sonra Milliler ilk maçta alınan 2-0’lık Portekiz mağlubiyetini saymazsak peşi sıra oynadığı ve her biri birbirinden dramatik tarihi son dakika golleriyle süslenmiş İsviçre, Çek Cumhuriyeti, Hırvatistan zaferlerinin ardından yarı finalde Almanya karşısında ay-yıldızına yakışır bir biçimde mücadele etmiş ancak şanssız bir şekilde yenilerek yine elenmekten kurtulamamıştı. Yine peşi sıra katılamadığımız 2010 Dünya Kupası, 2012 Avrupa Şampiyonası ve 2014 Dünya Kupalarından sonra son olarak mücadeleye hak kazandığımız 2016 Avrupa Şampiyonası’nda ise A-Milliler 1996’dan sonraki en başarısız sonucu almış ve gruptan çıkma başarısı gösterememişti. Bu turnuvaya damga vuran olay ise ilk maçta yenildiğimiz Hırvatistan karşısında yediğimiz gol öncesi, o dönemin Fenerbahçeli futbolcusu Ozan Tufan’ın yaptığı o ilginç hareket olmuştu. Gol vuruşundan önce Ozan Tufan, Real Madrid’li futbolcu Modric’e pres/baskı uygulayacağı halde elleriyle saçını düzeltmeyi tercih etmişti! 
Ozan Tufan Fenerbahçe bünyesinde oynadığı futbolla taktik özellikler arasında saydığımız pozisyon bilgisinden ne kadar bihaber olduğunu zaten gösteriyordu ancak Modric’in yaptığı gol vuruşundan önce yaptığı o hareket Ozan’ın ilk defa Avrupa Şampiyonası gören bir futbolcunun yaşadığı heyecanı doğru bir şekilde sahaya yansıtamadığını gösteriyor. Eğer Ozan’ın niyeti orda Avrupa vitrinine çıkmak olsa zaten oynadığı/oynayacağı futbolla kendini diğer büyük ülke kulüplerine beğendirmeye çalışır ve bunun için canla başla mücadele ederdi. Ancak Ozan’ın aklında futbol yok. Ozan orada eğitim görmekten önce kız tavlamaya gelmiş bir Erasmus öğrencisinin yaptığı tarzda hareketler yapıyor. ‘’Nasıl olsa Fenerbahçe’nin futbolcusuyum, Bir şey olmaz hallederiz, kovarlarsa kovsunlar nasıl olsa parayı kazanmış açarım şöyle nezih bir club ya da alırım-satarım mülkümü, gayrimenkulumü sonra çalsın sazlar oynasın kızlar.. vs..vs.. ‘’ Zaten Fenerbahçe’ye alınması büyük bir hata olan Ozan’ın o kadroya Fatih Terim tarafından alınması da keza bir büyük hata. Nitekim Fatih Hoca tarafından ve yeni yönetim tarafından da kendisine defalarca şans tanınan ancak kendisine yapılan uyarıları her zaman kulak arkası eden Ozan Tufan ne futbolunu geliştirmek ne de aşırı kilolarından kurtulmak için ekstra çaba gösterdi ne de bir Fenerbahçeliye yakışacak şekilde ciddi, ağırbaşlı bir şekilde hareket etti. Ali Koç beyefendinin belirttiği gibi üstünde taşıdığı formanın ağırlığından bihaber olarak öylece yaşadı, gitti işte.Ve bu şahsın bonservis bedeliyle Fenerbahçe’ye tam 30 milyon euro maliyeti oldu. İşte Fenerbahçe’deki bozuk mali düzenin sebebini burada aramak gerekir: Yanlış transferler ya da yanlış scouting.

Gelgelelim A Milli Takım 2018 Dünya Kupasına da katılamadı. 2004 yılındaki Letonya faciasına benzer bir facia yaşandı. 200.000 nüfuslu İzlanda 81 Milyonluk, Avrupa’nın Rusya dahil nüfus bakımından sonra üçüncü, toprak genişliği bakımından yani eğer AB üyesi olsa AB’nin yönetici üyelerinden biri olacak olan Türkiye’yi hem de kendi evinde 0-3’lük bir sonuçla yendi. Bu gurur hepimizin! Oyun gözüyle o maçı yorumlamak gerekirse o maçta milli futbolcular ‘’Nasıl olsa kazanırız. İzlanda da neymiş. Acelemiz yok hallederiz. Hem Euro 2016 elemelerinde son maçta da zaten İzlanda’yı yenmedik mi.? Tarih tekerrürden ibarettir canım şimdi yine bir frikik olur Selçuk İnan abimiz hoppp 90’a takar. Biz de gideriz Dünya Kupası’na gideriz. Takma kafana sen.’’  resmen işte bu psikolojiyle top oynadılar ve her zaman da öyle oynuyorlar, katıldığımız/katılamadığımız her türlü turnuvanın grup maçlarında her zaman cansız ve isteksiz oynayan Milli takım, vatandaşlarımızın da içindeki futbol ateşini söndürdü. İnsanların artık umrunda bile değil Avrupa Şampiyonası’na gitmiş miyiz, gidememiş miyiz? Yok efendim Dünya kupasına katılmış mıyız, katılmamış mıyız? Bir nevi öğrenilmiş çaresizlik sendromu ve ardı sıra sürüp gelen Mental yorgunluk. 
Neydim demeyip ne oldumcu futbolcular, aslında futbolu sevmeyip futbolu sadece para için kullananlar. Futbolun normal süresi içinde ilk defa yenme başarısı gösterdiğimiz Hırvatistan Dünya Kupası’nda final oynuyor ama biz kupaya dahi katılamıyoruz. Aslında kötü bir futbol ortaya koyarak tamamen şans eseri kazandığımız Hırvatistan maçından sonra elimize gelen şansı da iyi kullanamıyoruz. Gerçi en son oynadığımız Avrupa Uluslar Ligi mücadelesinde deplasmanda 2-0 yenilgiden 3-2 kazanmayı başardığımız İsveç maçı bir nebze de olsa yüreklere su serpti ancak bu mücadeleyi kararlılıkla sürdürmemiz gerekiyor. Avrupa’nın en büyük 6.futbol ekonomisi olmanın hakkını vermemiz gerekiyor. Bunu sadece kağıt üzerinde değil gerçekten hakkını vererek başarmamız gerekiyor.
Bugün tek başına dünyadaki 67 ülkeden daha büyük olan İstanbul kentimize sadece bir kere Uefa kupası geldi. Bünyesinde 100’ün üzerinde scout çalıştıran Galatasaray bu başarısını neden tekrarlayamadı? Neden üç büyük kulübümüz Şampiyonlar Ligi çeyrek finallerinin, UEFA Avrupa Ligi yarı finallerinin gediklisi değiller? Krasnodar’a Vardar’a bilmem neye elenmek Dinamo Zagreb’den 4 tane yemek Fenerbahçe’ye yakışan bir sonuç mu? Fenerbahçe’nin 2007-08 sezonundaki o tarihi maçla elediği, Başakşehir’in ise kök söktürdüğü Sevilla defalarca hem de üst üste Avrupa Ligi’ni kazanırken aynı kupa neden defalarca bizim ülkemize gelmiyor? İki ayrı scout sistemi birden kullanan Gaziantepspor, Orduspor, Samsunspor bugün neden Süper ligde yoklar? 


İşte tüm bu sorulara cevap verebilmek için DAT Özel Dedektiflik olarak scout terminolojisine bizim soktuğumuz TAMAMLAYICI SCOUTİNG Hizmetleri profesyonel olarak stad ışıkları söndüğü andan başlayarak sosyal yaşam içerisinde araştırmalarımızı gerçekleştiriyoruz.